3 Ağustos 2008 Pazar

Klavyeler 1: Dokunmak ve Taşımak

DSC00946



Bilgi Üniversitesi günlerim geride kaldı; artık piyano odalarına kapanamıyorum. Öte yandan hâlâ okulda bile olsaydım; müziğimi, ifademi ortaya koyabilmek, başkalarının önünde çalabilmek için taşınabilir enstrümanlara yine de ihtiyacım olacaktı. İhtiyaçlarıma uygun bir enstrüman almak içinse, önce ihtiyaçlarımı belirlemek daha mantıklı olacaktı şüphesiz.

Nelere ihtiyaç duyabilirim? Öncelikli olarak, alacağım klavyenin kendimi geliştirmeme, çalma tekniğimi ilerletmeme mümkün olduğunca uygun olması gerekiyordu. Madem artık çalışabileceğim piyanolar yoktu; kendi klavyemin tuşları piyano tuşuna benzer özellikte olmalı ki parmaklarım güçlenmeye devam edebilsinler. Tabii bu piyano benzeri tuş ihtiyacı temelde evde çalışırken ortaya çıkacak; yoksa bir sahnede çalmam söz konusuyken tuşların ağırlıksız olmasının çok da büyük bir sakıncası yok.

Araştırdım; tuş mekanizmaları değişik olsa da, müzik klavyeleri tuşları açısından üçe ayrılıyor: tam ağırlıklı (full-weighted), yarı ağırlıklı (semi-weighted) ve ağırlıksız (non-weighted) tuşlu klavyeler. Bu temel ayırım, bu elektronik klavyelerin özellikle akustik piyanoların kendilerine has ağırlık ve dokunuşa tepki (touch response) özelliklerine mekanik olarak benzemeleri üzerinden değerlendiriliyor. Kastedilen “ağırlık” ise piyano tuşlarının bağlı oldukları çekiç mekanizmalarından kaynaklanan direnç hissi.

Çeşitli klavye markalarının kullandığı değişik sistemler var; özellikle tam ağırlıklı sınıftakilerde bu sistemlerin birçok değişik türü var. Örneğin Roland üst fiyat grubundaki bir çok tam ağırlıklı klavye modelinde “hammer action” (çekiç hareketi) dediği mekanizmayı tercih ediyor. Bu sistemde, adı üzerinde, çoğunlukla sert plastik malzemeler kullanılarak; çekiçleri yatay duran konser piyanolarının tuş basış hissi, basıldığında benzer şekillerde hareket eden ağırlık mekanizmalarıyla taklit edilmiş. Benzer şekilde; Yamaha’nın Klavinova dijital piyanolarında da, ağırlık hissi oluşturmaları için tuşların iç kısımlarında hareketli metal çubuklar bulunuyor. Başka bir örnek, meselâ Kawai firması; çok da ekonomik sayılamayacak fiyattaki MP8 dijital piyano modelinde ahşap çekiçler kullanıyor. Tabii bu ve daha onlarca tuş modelinde temel amaç tuşa basış hissi; yoksa (akustik-elektronik kombinasyonu bulunan bazı özel modeller dışında) bu mekanizmaların temelde aletin ürettiği seslerle bir ilgisi yok.

“Güzel tuşlu” bir klavye istiyordum, bu birincil isteğimdi; sonuçta o tuşlardan parmaklarımı ayırmadan saatler geçirecek kişi bendim. Dolayısıyla, “tuşe” de denilen bu olay, sadece klavyeyi çalanla enstrümanının arasındaki mahrem bir ilişki demek oluyor. Tabii bunun dışında; aslında bundan da önemli olan, çok daha derin bir konu var: ses!.. ama bekleyin biraz; ses konusuna bundan sonraki yazıda bulaşmaya başlayacağım. Şimdilik, ikincil derecede sayılabilecek başka ihtiyaçlara girelim…

Belki Jordan Rudess’ın ya da Keith Emerson’ın kocaman klavyelerini, bunların bağlı olduğu “rack”’leri (rack ne demek? Biraz daha sabır!...), Jordan’ın 360 derece dönebilen hidrolik klavye standını falan taşıyacak tırları, ekipleri olabilir; ama ben bu ağabeylerimizden daha mütevazı bütçesi ve yetenekleri olan, Allah’ın aciz bir kuluyum… dolayısıyla klavyemin ebat ve ağırlığı benim ölümlü bedenimin taşıyabileceğinden fazla olmamalı (sınırları zorlamasa da olur). Bu durumda; klavye alırkenki amaçlarıma ağırlık ve boyut faktörünü de eklemek gerekiyor…

Vallahi bunu da araştırdım… klavye gibi (çoğunlukla) kutu şeklindeki bir aletin ölçüleri en/boy/yükseklik şeklinde kolaylıkla ölçülebiliyor doğal olarak. Aslında, Yamaha’nın Motif serisi gibi azmanları hariç tutarsak en ve yükseklik çok da fazla sorun olan parametreler olmuyor taşıma sırasında. Gelin görün ki bu işin boy ve ağırlık gibi iki önemli noktası var.

Klavyelerin boyları, genellikle asıl “klavye” adını almalarını sağlayan ana tuşların (keys) sayısına bağlıdır. Yeni nesil klavyelerde; fonksiyonları kontrol etmeye yarayan kontrol tuşları sayıca giderek azalıp, yerlerini çoğunlukla dokunmatik ekranlara, çok fonksiyonlu kontrol tuşlarına bırakıyorlar. Müziğin çalındığı ana tuşlar ise tuş boyutu olarak halâ (ağırlıklı olsun, ya da olmasın) standart piyano tuşu ebadını koruyorlar; ancak sayıları kullanıldıkları makinelerin ihtiyacına göre değişiyor. Bir oktavda 7 beyaz, 5 siyah, toplam 12 tuş var. Bazı klavyeler sadece tek oktavlık, yani 12 tuşlu olurken; bazılarının tuş sayıları ihtiyaca göre yaklaşık 7.3 oktav sayılabilecek 88 tuşa kadar çıkabiliyor ki; bu sayı aynı zamanda standart piyano klavyesinin tuş sayısıdır. Hatta; “Hammond” tipi orglarda, bas sesler için de ayakla çalınabilen 13, 25 ya da 32 tuşlu pedal-tuş takımları da bulunuyor. Modern “synthesizer” ya da “midi-kontroller” (sabrediiin, açıklanacak hepsi!) tipi klavyelerde çok tuş olması sadece daha kalın ve ince seslere ulaşabilmeye değil; aynı zamanda birden fazla sesin tek bir klavyenin çeşitli bölümlerine paylaştırılabilmesine de yarıyor. Tabii tuş sayısının artması klavyenin uzamasına; taşınabilirliğinin, yerleştirilebilirliğinin azalmasına neden oluyor. Dolayısıyla ortaya tek ve uzun bir klavye kullanmak, ya da farklı görevleri üstlenebilecek birden fazla, ama daha kısa klavyelerden oluşan bir ekipman grubu kurma seçeneği çıkıyor.

Ağırlık konusuysa uzunluktan da fazla önem taşıyan bir konu. Klasik anlamda akla gelen bir elektronik müzik klavyesini çok kabaca iki kısma ayırmak mümkün: seslerin üretildiği ve kontrol edildiği elektronik kısım, ve elektronik kısıma hangi frekansları çıkaracağını bildiren müzikal tuşlar. Klasik tipteki bir dijital synthesizer tüm devrelerini, kontrol tuşlarını ve gösterge ekranlarını, tuşları da içeren tek bir gövdede barındırır. Profesyonel, yani sahnede kullanılan klavyeler genellikle ağırlığın gereksiz yere artmaması için ve kullanıldıkları sahnelerde zaten profesyonel hoparlör sistemleri bulunduğu için dâhilî hoparlör içermezler. Yine de; hem tuşlar, hem de elektronik kısımla birlikte, örneğin Korg’un popüler modeli Triton Extreme’in ağırlık mekanizması içermeyen 61 tuşluk (5 oktav) tipi 14.4 kg. tartıyor. Aynı modelin tam ağırlıklı 88 tuşlu, piyano klavyesi uzunluğundaki tipinin ağırlığıysa 28.5 kg.! Her iki tip de temelde aynı elektronik devrelere ve aynı ses özelliklerine sahip; ama hem Triton Extreme’in tüm özelliklerine, hem de piyano çalışma imkanına tek makinede sahip olmak isteyen birisi (3500 USD civarındaki fiyatının yanında) otuz kiloya yakın bir buzdolabını da taşımak zorunda! (http://www.korg.com/gear/prod_info.asp?A_PROD_NO=TRITONEXTREME)

Evinde piyano tuşlarıyla çalışabilmek, ya da sahnede ağırlıklı tuşun hissini kaybetmeden çalabilmek niyetindeki müzisyenlerin (ya da zavallı “rodi”, yani müzisyenlerin malzemelerinin taşınması, korunması, kurulması vs. gibi işlerinden sorumlu kişilerin) sırtına otuz kiloyu yüklemeye alternatif üretmek isteyen değerli klavye üreticileri bu işe şöyle bir çözüm üretmişler: modüller. Bir klavye modelinin modül versiyonu; temelde aynı klavye modelinin ana tuşlarından arındırılmış hâlinden başka bir şey değil. Üzerlerindeki siyah-beyaz tuşlar olmadan bu kocaman klavyelerin ses üreten beyinleri ve tüm ilgili kontrollerin yapıldığı panelleri bir ayakkabı kutusu, ya da bir DVD oynatıcısı ebadına düşüyor; ağırlıkları da birkaç kg.a iniyor. Bunlardan üretilen sesle müzik yapabilmek için de geriye (eğer sözkonusu müzik klasik anlamda klavye tuşlarıyla yapılacaksa) modüle hangi notaları tınlatacağını söyleyen haricî bir klavye bağlamak kalıyor. Normalde kendi “beyni” ve sesleri olan klavyelerin çoğu ayrıca bağlı oldukları synthesizer modüllerini de kontrol edebilirken; sadece bu tür bağlantılar için tasarlanmış, kendi ses üretici devreleri (ve fazladan kg.larca ağırlıkları) olmayan klavyeler de verimli şekilde müzik yapmak için kullanılabiliyor. “MIDI Kontroller” denilen bu ikinci tip klavyeler de, diğerleri gibi isteğe göre çeşitli ebatlarda ve tuşe ağırlığı seçeneklerinde olabiliyorlar. Bu da müzisyene tek bir klavye modülü kullanacaksa, sırt çantasına atabileceği bir synth modülü ve hafif bir klavyeyle taşıma kolaylığı sağlıyor; ayrıca birden fazla farklı klavye modelini sahnesinde kullanacak olanlar için de, sahnede bir sürü klavyenin arasına gömülmek yerine, birden çok modülü kontrol edebilen tek bir klavye kullanarak yer tasarrufu sağlıyor. Bu ikinci tür kurulumlarda, genellikle tüm modül ve diğer elektronik aletler (kesintisiz güç kaynakları vs. ) “rack” adı verilen özel raflı çelik dolapların için monte ediliyor; bu da “rack”’in tekerlekli olması sayesinde yerleştirmede kolaylık, modüllerin darbelerden korunması vs. gibi konularda müzisyenlere yardımcı oluyor.

Pekiyi ben ne yaptım? Kendime buzdolabı kadar olmasa da, küçük bir tabut büyüklüğünde bir Yamaha MO8 synthesizer aldım. “8” sayısından anlaşılacağı gibi, 88 tuşluk bir makine bu; tuşları tam ağırlıklı türden. Yukarıda bahsettiğim piyano tuşlarıyla çalışabilmem bu makineyle mümkün ve hattâ oldukça konforlu oluyor; ayrıca aletin sesleri de sahnede kullanılabilecek kalite ve çeşitlilikte. Öte yandan; 21 kg.’lık ağırlığı ve 135 cm.’lik uzunluğu, rahatça omzuma yükleyip Taksim’deki stüdyoya kadar gitmeme engel oluyor. Yine yukarıda bahsettiğim “hafif klavye+synth modülü” opsiyonunuysa; İstanbul’da yeterince kaliteli tuşlara sahip bir MIDI kontroller klavyesi ve synthesizer modülünü, benzer fiyat koşullarında bulamayışım nedeniyle gözden çıkarmak zorunda kaldım. Bütçem için o sırada en uygun seçenek, fiyatı rakiplerinden daha avantajlı olan bu klavyeydi. Şu an için klavyemden memnunum; sıra provalar ve sahnede kullanılmasına gelince de bakalım memnun kalmaya devam edecek miyim?

***


Doruk ERPEDEN (2008)


 

GORDON SUMMONER İÇİNİ DÖKERKEN


…ben de o bahsettiği Billy’yle hemen hemen aynı yaşlardaydım. O bu adı kullanmıyor, ama ben teyzemden mutfak masasında Ten Summoner’s Tales’deki ‘Summoner’ kelimesinin onun asıl soyadı olan ‘Sumner’ olduğunu öğrendiğimde, Sting’in The Soul Cages kasedi henüz rafta yatıyordu. Sting’in, asıl adıyla Gordon Sumner’ın acıdan, ölümden ve umudun nasıl bir şey olduğundan bahsettiği bu tematik albüm; popüler müziğin en tanınan müzisyenlerinden birinin ruhsal dünyasının tam da köklerini açıyor dinleyene, hem de tüm sembolizmine rağmen bir İngiliz’den beklenmesi zor bir açık sözlülükle.Sting’in resmettiği çocuğun babası tersane işçiymiş ve bir iş kazası sonrasında ölmüş. Açılış parçası bunu anlatıyor. Haftanın altı günü köle misâli çalışıp, her gece içkisi önünde hayal kurarmış adam. Yıllarca çalıştıktan sonra görüp göreceği de “şu iş kazası dedikleri mekanizma” tarafından ıskartaya çıkarılması olmuş. Albüme ismini veren ‘kafeslerden’ birinin içinde gemi resmen sindirmiş adamı; neden mi bilinmez. Gerisi malum tabii; şirketten bir kaç haftalık ömrü kaldığını söyleyen kuru bir doktor raporu, üç kuruş da tazminat gelmiş.


Sting; The Soul Cages’dan önceki albümü Nothing Like the Sun’ın kayıtları sırasında kanser hastası annesini ve turnesi sırasındaysa da babasını kaybetmiş. Her ikisinin de ölümünde yanlarında olamadığı gibi; annesinin cenazesine de, tören bir medya panayırı haline gelmesin diye kasten katılmamış. Bu sebeptendir ki English Man in New York ve Fragile gibi klasikleri içinde barındıran Nothing Like the Sun albümünü annesine, bazı şarkılarını doğrudan şahsına itafen yazdığı The Soul Cages’ı da babasına adamış. Bir insanın “anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” sorusuna verebileceği en güzel yanıt olsa gerek bu iki albüm.

Sting albümlerde bol bol ölümden, acı çekmekten bahsederken ve bir yandan da onca çamurun içinde yüzü gözü kir içinde kalmış bir de umut gösteriyor dinleyene. Bu aklıma şunu getirdi: Sting’in internette dinleyicilerle yaptığı bir sohbet toplantısında bir dinleyicisi; geçmişte okuduğu bir ropörtajında Sting’in “mutluyken yazamam” dediğinden bahsediyor. Buna cevaben söyledikleri, gerçekten en karamsar albümleri olan Nothing Like the Sun’da kendini hayli hissettiriyor: “Bu sözler sanırım gençliğimdeki halet-i ruhiyemi yansıtmış. O dönemlerde yaratıcı olmak için krize, gerilime ihtiyaç duyardım. Şimdiyse durum böyle değil; artık yaratıcı olmak uğruna insanın tüm ömrünü feda etmesi gerektiğini düşünmüyorum. Yaratıcı olacağıma mutlu olayım daha iyi; öte yandan bu ikisi pekala beraber de vücut bulabiliyor. Sting’in bu iddiayı yeterince kanıtlamış olduğuma inanıyorum. Bahsettiğiniz sözler karamsar bir gence aitti.” Sting şu anda 53 yaşında.

Görünüşte The Soul Cages’ın parçalarının çoğunluğu ağır, hüzünlü ve sıkıntılı duygular yaşatıyor; fakat albümün daha tempolu ve rock stiline daha yakın parçalarıyla diğer hüzünlü olanlar öyle dizilmiş ki, dinleyene verilen ruhsal hava parçadan parçaya renk değiştiriyor. Aynı anlayış parçaların kendi içlerinde de var. Özellikle açılış parçası Island of Souls ve kapanış parçası When the Angels Fall’un dalga dalga hissettirdiği çaresizlikten umuda geçiş; buradan umutsuzluğa düşüp, tekrar çıkmaya çabalama albümün üstüne kurulduğu iskelet gibi sanki.

Aslında The Soul Cages’i iki şekilde tasvirlemek yerinde olacaktır: Dinleyici parmaklarından her birini albümdeki parçalar kabul edip, sağ elini çamura batırsın örneğin. Çamur kuruyunca parmaklarını, diğer elininkilerle birbirine geçirsin. İşte parmakların bu görüntüsü parçaların albümdeki dizilişine benziyor. İkinci olarak da çok sıkıntılı, hazin bir siyah- beyaz filmde, mesela Spielberg’in Schindler’in Listesi’nde bir tek kişinin, küçük bir çocuğun sırtında kımızı bir palto ile ortalıkta dolaştığını hayal etsin. O küçük çocuğu hem sözlerde, hem de müziğin armonisinde bulabilir dinleyici. Tabii yine hem albümün genelinde hem de parçaların tek tek içlerinde bulabileceğiniz bir detayı daha hatırlatmak gerek: kırmızı palto ve sahibi Schindler’in Listesi’nde en son, toplu cesetlerin arasında görülüyor!

Komiktir ki, Sting’in ölüm temasıyla birlikte dinleyicisine açtığı bu ağır albümü keşfetmem için, dandik bir yazlık diskosunda bulunmam gerekiyormuş. O kadar paldır küldür tekno müzikten sonra tam romantik parçalar çalınacak da hoşlandığım kızla dans edeceğim diye düşünürken diskonun DJ'i (ki yakınlarım o adamı hala aramaktadır); Yeşim Salkım'ın üstüne damdan düşer gibi bu albümden Mad About You'yu çalmış, bu da pedagojik gelişimim açısından son derece sakıncalı bir kültür şoku yaşatmıştı bana.
Neyse ki şoku atlatır atlatmaz albümü evdeki raftan aldım ve alış o alış. On yıldan daha uzun süredir elimin altında olan bu tematik çalışma, aklıma içindeki müziğin tamamında hissedilen belli bir rengi getirir hep. Ne kadar renk değiştirirse değiştirsin, ağırlık hep bu renktedir. Öyle ki; albümün bu rengi kokusunu, ısısını dahi atlamayacak kadar yoğun hissettiriyor insana; doğuştan görmeyen birine bile bu şarkılarla bu renk anlatılabilir: Gri. deniz, gök, martılar ve ilk parçada bahsedilen küçük Billy’nin birlikte büyüdüğü o koca geminin gölgesi:

 

“Billy was born within sight of the shipyard/ First son of a riveter’s son/and Billy was raised as the ship grew in shadow/ Her great hull would blot out the light of the sun”


“Şu tersanenin yamacında doğmuş Billy/ İlk oğluymuş babasının, perçincinin oğlunun.
Billy büyümüş ya; gemi de büyümüş uzaktan, uğursuz./Koca gövdesi ne güneşi göstermiş, ne de ışığını”

Uğursuz muğursuz, kurşunî ya da mavi; gemiler ve denizden sevdalısı olarak bahsettiği kesin Sting’in. Kendisi kirli, insanı duyarsız bir sanayi şehrini tasvir ederken, hayalini kurduğu dünyayı da tersyüz edip anlatmış oluyor aslında tüm albüm boyunca. All This Time gibi laylaylom, Jeremiah Blues gibi tempolu, hatta ‘funky’ parçalarla alayla; ya da The Wild Wild Sea, When the Angels Fall gibi ritmi uçuşkan, armonisi karışık manik depresif parçalarla gerçekçi şekilde yapmış bu işi.

Üzerinde uğraşılmış, başından sonuna ‘anlatan’ bir albümü dinlediği zaman, insan bunda emeği geçmiş olan sanatçılara daha farklı bakmaya başlıyor. Dinlenilen müzik samimî, dürüst olunca dinleyeni de anlatmak istediği hikâyeye daha farklı bir güçle çekiyor. Dinlenen her parçada çalınan müzikten, yazılmış söze, seçilmiş müzisyenlere kadar bu samimiyeti, ‘çabayı’ hissediyor insan. The Soul Cages insanı külahını önüne koyup bir güzel düşünmeye itiyor ve tabi bir de saygı duymaya.
Not: : Bu albümle ilgili yazılmış güzel bir yazı için:
http://student-www.uchicago.edu/~rascalzo/arch/palace/conservatory/topten/soulcages.html

 

***

Doruk ERPEDEN

2006

 

Chick Corea Konser İzlenimleri

Chick Corea İzlenimleri:

15 Ocak İstanbul'daki Solo Piyano Konseri


Baba bir kez daha geldi! Chick Corea 15 Ocak gecesi bir solo piyano konseriyle tekrar İstanbul'daydı. Caz piyano üstadı geçtiğimiz yaz en son “Spirit of Mozart” konseri için İstanbul'daki tarihî Aya İrini Kilisesi'nde konser vermişti; bu sefer ise Aya İrini'den çok daha büyük bir salon olan Lütfi Kırdar Anadolu Salonu kendisini ağırladı.

Konserde, Türkiye'nin en büyük toplantı salonlarından biri olan “Anadolu Auditoryumu” ne yazık ki Chick Corea gibi bir sanatçı karşısında oldukça boş kaldı. Bununla birlikte, caz müziğine aşinalığı bazı ülkelere göre daha az olan ülkemiz dinleyicisini anlamış görünen Corea, salonda (ilk arada salonu terk edenlerin de ardından) kendisini dinlemek için kalan dinleyicileriyle çok sıcak bir iletişim kurdu. Corea, “İstanbul'daki oturma odama hoşgeldiniz” diyerek başladığı konserine, özel olarak hazırlanıp gelmek yerine aklındaki bazı müzikal fikirlerini dinleyicilerle paylaşmak ve birlikte biraz eğlenmek için geldiğini söyleyerek devam etti. Kapşonlu sweat-shirt'üyle ve sık sık insanlarla ettiği kısa sohbetleriyle Chick Corea bir dünya turnesinden çok, sıcak bir arkadaş ortamı havası yarattı salonda.

Konser samimi ortamının yanısıra; özellikle cazın dünyasını yeni yeni keşfetmeye başlayan dinleyiciler için de uygulamalı bir konferans niteliği taşıdı. Sık sık ne çaldığıyla ilgili bilgi veren Chick Corea üç saatlik konserin çoğunluğunu oluşturan ilk bölümünde, kendisini en çok etkilemiş olduklarını söylediği piyano devleri Bill Evans ve Bud Powell'dan standartlar çaldı. Corea, performansı sırasında özellikle, 1980 Eylül'ünde ölmüş olan büyük piyanist-besteci Bill Evans'ın parçalarını çalarken, piyanistin stiline yakın cümleler kullandı. Bill Evans'ın “Turn Out the Stars”, “Very Early” ve sanatçının küçük yeğeni Debby için yazdığı “Waltz for Debby” parçalarını yorumladı. Benzer şekilde, Bud Powell'dan çaldığı standartlarda da kendi tarzının yanısıra, ünlü piyanistin tarzına göndermeler yaptı. Corea, Bud Powell'dan da isimlerini “hatırlayamadığı” iki parça çaldı.

Son derece üretken bir müzisyen olan Chick Corea; çağının en büyük piyanistlerinden kabul edilmesinin yanında; elektronik klavye (synthesizer) kullanımı konusunda da uzun yıllardır bir çok müzisyene öncülük etmekte. Fakat konserin bir solo piyano konseri olması nedeniyle ne yazık ki dinleyicileri, Chick Corea'nın elektronik yüzüne bu konserde tanık olamadılar. Büyük olasılıkla aynı nedenden; sanatçı kendi bestelerinden ve daha önce de unutulmaz “Return to Forever” albümlerini hazırladığı “elektric band” üyelerinin bir kısmından oluşan son albümü “The Ultimate Adventure”'daki bestelerine bu konserde yer vermedi. Yine de Chick Corea, konserinin ikinci yarısında bir başka albümünden örnekler çaldı: 1972'de vibrofonist Gary Burton'la ikili olarak çıkardığı “Crystal Silence”. Corea, bu albümden özellikle “Children's Song” parçasından bölümlere yer verdi.

Chick Corea'nın İstanbul'daki konseri, az kalsın 65 yaşındaki üstadın en ünlü bestesi Spain'siz bitiyordu! Sanatçı konserin normal süresinin ardından alkışlarla geri geldiği “BIS”'te, dinleyicilere bazı bölümlerini söyleterek oldukça “interaktif” bir Spain çaldı. Sanatçının bu jesti sayesinde, az sayılarına rağmen sık sık Türkiye'de Chick Corea konseri verilmesinde büyük payları olan samimi dinleyicileri, keyifle dinledikleri parçalarına Chick Corea'yla birlikte eşlik etme fırsatı buldular.

Kalabalık olmayan, ama Chick Corea'nın yaptığı müziği anlayan, buna saygı gösteren Türkiye'deki dinleyicilerinin değerini bilerek sık sık ülkemizde konser veren Chick Corea'ya teşekkürler. Üstadın tekrar gelmesi dileğiyle...

***

Doruk ERPEDEN

18/01/2007